AVRUPA’DA POPÜLİZMİN YÜKSELİŞİ VE AVRUPA BİRLİĞİ’NİN GELECEĞİ

Globalleşmenin bir yan etkisi olan mülteci krizinin Avrupa’yı yakıp kavurduğu şu son beş yıllık dönemde popülizm (aşırı sağcı) kavramını çok daha fazla duyar olduk. Ekonomik, finansal, politik, askeri, kültürel, çevresel ve cezai gibi pek çok şekilleri olan globalleşmenin biz insanoğluna vermek istediği en mühim mesaj arka bahçemizde yaşanan bir yangına kayıtsız kalmamızın ağır bir bedeli olacağıdır.

Arap Baharı’nın 2011’de Suriye’ye sıçraması ile başlayan ve tam bir insanlık dramına dönüşen Suriye sorununa gerekli çözümün gerekli zamanda ulaşmaması hem Avrupa’nın hem de diğer komşu ülkelerin karşısına başedilmesi oldukca zor ve külfetli bir mülteci sorunu olarak çıkmıştır.

Suriye’deki dram mülteci sorununu, mülteci sorunu da Avrupa’da popülizmin yükselişini tetiklemiş ve popülist düşünce yapısı şu anda hem Avrupa demokrasisi, hem de Avrupa Birliği’nin geleceği için büyük bir tehdit unsuru haline gelmistir.

Peki nedir popülizm? Popülizm, çoğunluğu teşkil eden ve haksızlığa uğradığı düşünülen çalışan kesimin veya halkın genelinin tedricen zayıflatıldığında ve de kullanıldığına duyulan politik bir inançtır. Diğer anlamda popülizm, ülkeyi yönetmekte olan yöneticilerin veya halihazırda hizmet eden kurumların halkın ihtiyaçları ve de isteklerini duymazdan geldiğine inanılan bir dönemde yükselişe geçen bir akımdır. Bu tür dönemler de popülist politikacılar tarafından fırsat olarak kullanılan dönemlerdir.

Örneğin mülteci sorununa “Açık Kapı Siyaseti” ile yaklasan Alman Başbakanı Merkel, istemeyerek de olsa 2013 ve 2017 seçimlerinde aşırı sağcı ve milliyetçi AfD (Almanya Aletrnatif) partisinin Alman politika sahnesinde kendini göstermesi ve zamanla da yükselişe geçmesine sebebiyet vermistir. 2013’te % 4.7 oy oranı olan AfD, 2017 seçimlerinde oy oranını % 12.6’ya çıkararak Almanya siyasetinde söz sahibi olmaya başlamıştır. Almanya, popülizmin etkisinin görüldüğü Avrupa ülkelerinden sadece biridir. Almanya’nın yanısıra, İsveç, Fransa, İtalya, Hollanda, Avusturya, Macaristan, Polonya gibi daha bircok Avrupa ve özellikle de Avrupa Birliği ülkeleri aynı durumdan muzdariptirler. Popülizmin Avrupa’yı ciddi anlamda tehdit ettiğinin en anlamlı örneğini sanırım İsveç’te görmek mümkündür. İnsancıl Güç (Humanitarian Superpower) olarak ün salmış İsveç’te bile, 2014 yılındaki genel seçimlerde % 12.9 oy oranına sahip olan İsveç Demokratlar (SD) partisi, 2018 yılında oy oranını % 17.5’e yükselterek İsveç’i Avrupa ve Avrupa Birliği için çalan tehlike çanlarının göstergesi bir ülke durumuna getirmiştir. Oysa, 2010 genel seçimlerine baktığımızda, aşırı sağcı ve milliyetçi İsveç Demokratlar partisinin oy oranının sadece % 5.7 olduğunu müşahade etmek mümkündür. Nüfusu sadece 10 milyon olan İsveç’in, nüfusuna oranla son beş yılda 600,000 gibi devasa sayıdaki göçmeni ülkelerine kabul etmiş olması ile ırkçı İsveç Demokratlar partisinin oylarını giderek yükseltmiş olması arasındaki çok yakın bağı görmemezlikten gelmek büyük bir yanlışlık olacaktır. Aynı durum İtalya için de gecerlidir. 2018 İtalya Genel seçimlerinden sonra koalisyon kurarak 20 Ağustos 2019’a kadar İtalya’yı birlikte yönetmiş olan Five Star Movement (M5S) ve de Far-right League (LN) partilerinin yükselişe geçmeleri de Avrupa’da popülist akımın geldiği noktayı görmemiz bakımından cok önemli iki örnektir. Örneğin, 2013 yılında oy oranı % 23.8 olan Five Star Movement, bu oy oranını 2018’de % 32.2’ye çıkarırken, Far-right League de 2013’deki % 4.3’lük oy oranını 2018’de % 17.6’ya çıkartarak, gerek göçmenlerin, gerekse mültecilerin Avrupa’daki popülist diye tabir edilen bu tür partilerin yükselişini nasıl tetiklediklerini gözler önüne sermektedir. Tabii ki, yukarıda bahsettiğim ülkeler, partiler ve de bu partilerin oy oranları Avrupa’daki popülizmin yükselişinin sadece birkaç örneğidir ve de bu örnekler çok daha fazla çoğaltılabilir.

Sağ görüşlü popülist partiler ve popülist parti liderlerinin Avrupa’nın ve Avrupa Birliği’nin geleceği konusunda neden tehlike oluşturduklarını anlayabilmek için, bu tür partilerin ve liderlerinin genel anlamda özelliklerine bakmakta fayda olduğu düşüncesindeyim. Genel anlamda bu özellikleri şöyle sıralayabiliriz:

1- İslamofobi, İslam’dan ve Müslümanlardan korkma ve çekinme ve buna bağlı olarak İslam Düşmanlığı; 2- Göçmen ve mülteci karşıtlığı; 3- Avrupa Birliği içerisinde insanların (Avrupa ülkeleri vatandaşları) yer değiştirme özgürlüğü karşıtlığı; 4- Avrupa Birliği karşıtlığı;  5- Avrupa Entegrasyonu karşıtlığı; 6- Globalleşme karşıtlığı; 7- Çeşitlilik ve çok kültürlülük karşıtlığı; 8-Yabancı düşmanlığı; 9- Irkçılık; 10- Ana akım partiler ve düzen karşıtlığı, …vs.

Bu partilerin liderlerinin söylemleri ve de düşünce yapılarının yukarıda sıralamış olduğum özellikleri anlamamıza yardımcı olacağı düşüncesindeyim. Örneğin, Hollanda’da aşırı sağcı Özgürlük Partisi’nin (PVV) lideri Geert Wilders, kendisi ve de partisi ülkenin yönetiminde söz sahibi olduğunda Kur’an-ı Kerim’i yasaklayacağı ve Hollanda’daki tüm Camileri kapatacağı sözü vermiştir. Wilders, Avrupa’nın İslamlaşması olarak kullanılan EURABIA (Europe+Arabia) kavramına derinden inanan ve bu kavramı her fırsatta İslamofobik bir propaganda olarak kullanan İslam düşmanı, ırkçı bir zihniyete sahiptir. Wilders, günün birinde Norveç’ten, İtalya Napoli’ye kadar modern Avrupa’nın tüm çocuklarının okullarda Kur’an-ı Kerim ezberleyecekleri ve yine bu çocukların annelerinin burka (çarşaf) giyip, sadece evlerinde oturacakları inancında olan aşırı sağcı bir popülist örneğidir. Wilders gibi aşırı sağcı liderler için, “cihatçı” saldırılar, El-Kaide, İŞİD ve Boko Haram’ın gaddarlıkları, İslam’ı ve Müslümanları kötülemek için bulunmaz nimet niteliği taşımaktadır. İslam dininin şiddetle kınadığı bu tür gaddarlıkları fırsat kollayarak İslam’ın imajını karalamak isteyen Wilders gibi sözde demokratik liderlerin Avrupa Demokrasisine ve Avrupa Birliği’ne hiçbir katkıları olmayacağı gibi büyük boyutlarda zararları olacaktır. Wilders’in İslam karşıtı partisinin eski üyelerinden olan ve Wilders’in sağ kolu olarak nitelendirilen Hollandalı eski milletvekili Joram van Klaveren’in İslamiyet’i seçip Müslüman olması ve de buna karşılık Wilders’in hoşgörüden uzak tepkisi kendisinin nasıl azılı bir İslam düşmanı olduğunun en bariz örneğidir. İslamiyet’i seçmeden önce, İslam’ı “Bir Yalan” ve de Kur’an-ı Kerim’i “Zehir” olarak nitelendiren Joram van Klaveren’in ilk etaptaki amacı İslamiyet karşıtı bir kitap yazmak idi. İslamiyet’in zaaflarını araştırmak amacıyla çıktığı yolda, araştırdıkça ve yeni şeyler öğrendikçe İslamiyet hakkında önceki görüşleri konusunda sendelemeye başladığını söyleyen Joram van Klaveren, tüm araştırmaları sonucunda İslam dinini seçmeye karar vermistir. Bu değişimi kabullenemeyen Wilders ise, zamanında kendisinin sağ kolu olan ve de Hollanda Meclisinde aynı partiden milletvekili olarak görev yapan eski dostunu, hoşgörüden çok uzak şu sözle nitelendirmiştir: “Kasaphanede çalışmaya başlayacak olan bir vejetaryen.” İslamiyet’i bir kasaphaneye benzeten, ülke yönetimini ele geçirdiğinde tüm Camileri kapatacağını ve de Kuran-ı Kerim’i yasaklayacağını söyleyen popülist bir liderin Avrupa demokrasisine katabilecegi hiçbir şey yoktur. Tabii ki, Hollanda Anayasası’nın bu tür aşırı sağcı ve de düşünceleri gerçek bir demokrasi ile bağdaşmayan popülist liderlere karşı ne tür tedbirler aldığı tamamen farklı bir araştırma ve yazı konusudur ancak, Amerika ile kıyaslama açısından, yeri gelmiş iken şunu belirtmeden geçemeyeceğim. Amerika Birleşik Devletlerinde yaşayan biz Müslümanların ve de diğer din mensuplarının hakları Amerikan Anayasasının, Birinci Amendment’i, “First Amendment”, ile garantiye alınmış bulunmaktadır. Amendment, demokrasinin gelişimi ile bağlantılı olarak bir milletin Anayasasında iyileştirme amaçlı yapılan değişikliklerdir. Amerikan Anayasası’nın bu ilk Amendment’i insanların din özgürlüğü, konuşma özgürlüğü, yayın özgürlüğü …vs. konularla alakalı olarak Federal Hükumetin gücüne bir takım sınırlamalar getirmiştir. Bu bakımdan da, Amerikan Anayasası, Federal Hükumetin gücüne bir takım sınırlamalar getirmekle, insanların bu haklarını garantiye almış durumdadır. Örneğin, Amerikan Anayasasının, ilk Amendment’i altında yer alan ikinci madde, The Free Exercise Clause, insanlara tam anlamıyla dinlerini yaşama ve pratik etme hakkını sağlamıştır.

[The Free Exercise Clause: “Congress shall make no law …prohibiting the free exercise thereof (religion)”]

Bu madde, Amerikan Kongresinin, insanların dinlerini ve inançlarını özgürce yaşama ve de hayata geçirme hakkını kısıtlayacak yasalar yapmayacağına işaret etmektedir. Tabii ki şunu da gözden kaçırmamalıyız ki, Anayasalar da insan yapımıdır ve de belli koşullar altında değiştirilebilir. Belki de Wilders’in demokrasi ile uzaktan yakından bağdaşmayan vaadleri konusunda güvendiği de Anayasal değişiklikleri sağlayabilecek bir güç elde etmeyi hayal etmesidir. Avrupa’da hızlı bir şekilde yükselişe geçmiş olan aşırı sağcı partiler ve de bu partilerin giderek artan oy oranları dikkate alındığında, bunun mümkün olabileceğini de gözden kaçırmamak gerek… Hollanda’yı İslamsızlaştırma vaatlerinin yanısıra, Wilders ayrıca İngiltere’deki Brexit referandumu gibi bir halk oylaması ile, Hollanda’yı Avrupa Birliği’nden çıkartmayı ve Schengen antlaşmasını imzalayan bir ülke olmasına rağmen Hollanda’nın sınırlarını diğer Avrupa ve Avrupa Birliği ülkelerine tamamen kapatmayı da hayal etmektedir. Böyle bir düşünce yapısı hem Avrupa Birliğinin geleceği, hem de Avrupa Birleşik Devletleri kurmayı amaçlayan federal düşünce yapısına sahip olan bazı Avrupa halklarının ve politikacılarının hayalleri için de büyük bir tehlike arz etmektedir.

Yukarıda zikretmiş olduğum Alman AfD (Alternative for Germany) partisi ve liderleri Alice Weidel ve Alexander Gaulen de Almanya’da İslam’ın pratik edilmesini kati surette engelleme, Alman dili ve kültürünü korumak için Almanya’ya gelen mülteci ve göçmen sayısını ciddi anlamda düşürme, nüfus artışını göçmen ve mültecilerden ziyade Alman bebek doğumları ile arttırma, Almanya’yı Federal bir Avrupa Birleşik Devletleri’nin gerçekleşmesine katkı sağlayacak Euro Bölgesi’nden (Eurozone) ve hatta son dönemlerde, Avrupa Birliği gerekli reformları yapmadığı takdirde “Dexit” ile Avrupa Birliğinden çıkartma amacı gütmektedirler.

Göçmen ve mülteci karşıtlığının en bariz örneğini de İtalyan hükumetinin içerisinde 629 göçmen bulunan Aquarius gemisine uygulamış olduğu insanlıktan uzak politikada görebiliriz. Göçmenlerin ve mültecilerin Akdeniz ve Ege’de yaşamış oldukları tüm dramlara rağmen, içerisinde Akdeniz’de kurtarılan 629 göçmeni taşıyan Aquarius gemisinin denizde bir hafta boyunca bilinçli bir şekilde mahsur bırakılması ve de 626 göçmenin insanlıktan uzak şartlar içerisinde bir hafta boyunca gemiyi terketmemeye zorlanması, insanlık tarihinde İtalya için kara bir leke olarak yerini almış bulunmaktadır. Bu kara lekenin tek sorumlusu da, İtalya’yı Ağustos 2019’a kadar birlikte yönetmiş olan popülist Five Star Movement (M5S) ve Far-right League (LN) partilerinin kurduğu koalisyon hükümetidir. Nihayet, kriz İspanya’nın araya girmesi ile ve Aquarius’un İspanya’nın Valencia limanına ulaşması ile son bulmuştur. İtalya eski İçişleri Bakanı ve aynı zamanda popülist Far-right League partisinin lideri olan Matteo Salvini, “Aquarius İspanya’ya ulaştı. İlk kez Libya’dan kalkan ve İtalya’ya doğru gelen bir gemi başka bir ülkenin limanına yanaştı. Bu, artık bir şeylerin değişmekte olduğunun, Avrupa’nın paspası olmadığımızın göstergesidir” diyerek, insanlık dışı bu dramı coşku ile kutlamıştı. Cenevre sözleşmesi gibi uluslararası antlaşmalarca, savaş, zulüm ve şiddet dolayısı ile ülkelerinden kaçan insanların güvenceye alınmış olduğu halde, bir AB ülkesi olan İtalya’nın içerisinde çocukların ve hamile kadınların da bulundugu Aquarius gemisini limanına yaklaştırmaması ve de bir hafta boyunca mahsur tutması ancak aşırı sağcı popülizm ile açıklanabilecek bir kara lekedir. Kaldı ki, Libya’da 2011’de Muammer Kaddafinin devrilmesinin ve ardından ülkenin bir iç savaşa sürüklenmesinin mimar ülkelerinden biri de İtalya’dır… Yazımın başında da ifade ettiğim gibi, komşudaki yangın er ya da geç diğer komşu ülkelere de sıçrayacaktır. Globalleşmenin bu konuda oldukça adil davrandığını düşünüyorum! Aynı durum Suriye için de geçerlidir. Suriye’deki yangına gözlerini ve kulaklarını kapatan Avrupa, sıra uluslararası antlaşmalara uyup mültecileri kabul etmeye gelince, bircok AB ülkesi dahil bu konuda resti çektiler ve savaştan kaçan bu insanlara kapılarını kapattılar. Bence Türkiye, AB ile imzaladığı mülteciler ve göçmenler konusundaki antlaşmayı iptal edip, gelişmeleri Globalleşmenin adaletine bırakmalıdır.

Unutmamalıyız ki, Hollanda, Almanya ve İtalya’daki popülist partiler ve liderleri, Avrupa’yı ve Avrupa Birliği’ni bekleyen tehlikenin sadece birkaç örneğidir. Bu örnekler çok daha çoğaltılabilir …

Avrupadaki aşırı sağcı popülist partilerin yüksekliğindeki temel sebep elbette ki gün geçtikçe Avrupa’daki sayıları artan mülteciler ve göçmenlerdir ancak, sayıları çok az da olsa bazı göçmenlerin veya mültecilerin karışmış oldukları cinsel saldırı, çete şiddeti, el bombası saldırıları ve araba bombalama gibi eylemler ve bu eylemlerin sorumluluğunun popülist partilerce bütün göçmen ve mültecilere yüklenmesi durumu daha da kötüleştirmekte ve tabiri caiz ise aşırı sağcı partilerin ekmeğine yağ sürmektedir. Doğal olarak, tüm bunların sonucunda Avrupalı seçmenler hükümetlerinden daha katı göçmenlik ve asimilasyon politikaları üretmeleri ve bunları devreye sokmalarını talep etmektedirler. Devletlerince talepleri karşılanmadığını düşünen seçmenler de umutlarını popülistlere bağlamaktadırlar. Bir diğer deyişle, James Kirchik’in dile getirdiği gibi “Demokrasilerde, seçmenler taleb ettikleri bu politikaları ya Angela Merkel gibi Avrupa Birliğini, NATO’yu, serbest piyasa ekonomisini ve liberal dünya düzeninin diğer başka elementlerini de destekleyen liderlerden ya da bunların hiçbirini desteklemeyen aşırı sağcı demagoglardan almayı başaracaklardır.” Popülist partilerin oy oranlarını zamanla arttırmış ve arttırıyor olmaları, liberal demokrasi, liberal dünya, liberal uluslararası düzen, güçler ayrılığı, hukukun üstünlüğüne bağlılık, azınlıkların, çoğulculuğun, basın özgürlüğünün, din özgürlüğünün korunması, demokratik birliğin ve değerlere dayalı bir dış politikanın desteklenmesi gibi önemli kavramları tehlikeye atmaktadır. Bu durumda ana akım partileri olarak adlandırılan mainstream partilere mülteciler ve göçmenlerle alakalı yasalar konusunda orta yolu bulmaları konusunda çok daha fazla sorumluluklar yüklemektedir.

 

Spot Cümleler:

Wilders gibi aşırı sağcı liderler için, “cihatçı” saldırılar, el-Kaide, İŞİD ve Boko Haram’ın gaddarlıkları, İslam’ı ve Müslümanları kötülemek için bulunmaz nimet niteliği taşımaktadır. İslam dininin şiddetle kınadığı bu tür gaddarlıkları fırsat kollayarak İslam’ın imajını karalamak isteyen Wilders gibi sözde demokratik liderlerin Avrupa Demokrasisine ve Avrupa Birliği’ne hiçbir katkıları olm

 

Dr. İmdat ÖZEN

University of North Carolina Charlotte (UNCC)

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*