GÜZEL KALPLİ BİR GÖNÜLLÜ: ABDÜLAZIZ BALEZA (1921-1971)

GÜZEL KALPLİ BİR GÖNÜLLÜ: ABDÜLAZIZ BALEZA (1921-1971)

 

Öğr. Gör. Meral YAHYA
Trakya Üniversitesi 

Başlık, Makedonya basınında yayınlanmış, “Balezaların son hümanisti” olarak tanımlanan Abdülaziz Baleza’ya ithafen yazılmış olan bir yazıdan alınmıştır. Yakın tarihe şahitlik eden yazar Cemil Daci, konuyu şu şekilde aktarmaktadır:

“Ebeveyinlerimden duyduklarım:

Babam Şevki, ‘Oldum olası tavşan gibi ürkek uyurdum. Ama oğullarım Faik ve Cemil’i tutukladıklarından beri gözüm uyku nedir bilmiyordu. Faik ve Cemil için kaygılanmıyordum. Gençtiler, diğerleri gibi onlar da bunun üstesinden geleceklerdi. Esas derdim, evde 6 – 7 canın kırlangıç gibi ağzı açık yemek için bir şeyler beklemeleriydi. Baskın ile çocukların evden alındığı gün, mutfaktaki az miktarda un da bundan nasibini almıştı, maalesef!

Sabahın dördüydü. Niyetim, Yukarı Çarşı’ya doğru çıkıp birine rastladığımda sigara muhabbeti eşliğinde çoçuklarımın aç olduğunu anlatmak. Sokak kapısını açmaya çalışıyordum ki, kapının bana doğru itildiğini hissettim. Hemen ayaklarımın ucuna bir çuval devrildi. Un dolu bir çuval olduğunu anladım. Çuvalı içeri alıp duvara dayadım. Kapıyı kapatmak için geri döndüğümde kapının diğer kanadında da bir çuval unun olduğunu gördüm.

‘Rabbim, Sana sonsuz şükürler olsun! Bu iyiliğe vesile kıldığın adamından da razı ol!’ diye dua ettim.

O günden sonra artık benim yüzümde ne gelecek ne de rızık ile ilgili bir daha asla kaygı izi görülmedi. Abdülaziz Baleza’nın kapıma kondurduğu o un çuvalları bedenimizi beslemekle kalmamış, yarına dair inancımızı da umutlarımızı da yeşertmişti. İnancımın vermis olduğu emniyet duygusu ve iç huzur neticesinde beliren tebessüm, gerek çocuklarımın tutukluluk hallerini soranlara verdiğim cevaplarda, gerekse her 2-3 günde sorgulanmak üzere emniyete götürüldüğümde, yüzümden hiç eksik olmamıştı. Bu da dostlarıma güven, düşmanlarıma (sorgulama müfettişlerine) huzursuzluk vermekteydi.’

Annemden duyduklarım: ‘Ayda bir kızkardeşinle birlikte sabahın beşinde İdrizova Cezaevi’ndeki oğlum Faik’i ziyaret etmek üzere yola çıkardık. Her seferinde sokağın dibinde Abdülaziz Baleza belirir ve ‘Faik’i ziyarete gidiyorsunuz. Benden de selam götürün. Bunları alın, yanınızda harçlık olsun.’ diye ekler ve elimize bir miktar para bırakırdı. Biz artık öğrenmiştik ki, bu selam ile birlikte gelen para, bizim bir aylık ihtiyacımızı rahatlıkla karşılayacak miktardaydı.”

Yazar, yazının devamında, “Abdülaziz Baleza kimdir?” sorusunu yönelttikten sonra kendisi tanıtmaya devam ediyor:

“Kalkandelen ve civarında yaşayıp da Yukarı Çarşı’daki Baleza Çeşmesi’ni bilmeyen, duymayan yoktur herhalde. Asırlarca burada duran çeşme, Baleza Ailesinin köklülüğünü anlatırken, aynı zamanda yardımseverlik geleneğine de şehadet etmektedir.

Balezaların son hümanisti Aziz Baleza, komünist yönetimin insanlık dışı tüm yaptırımlarına karşı yıkılmadan dik durabilmiş, bizlere de bu konuda örneklik ve önderlik etmiş biridir. ‘Otkup’ bahanesiyle malvarlığının büyük bir kısmına el konulmuştu. Ahırlarını son buzağıya varıncaya dek boşaltmışlardı. Üstüne bir de akılalmaz vergiler yüklemişlerdi. Bütün bunların sindirme politikası olduğunu bilen Abdülaziz Baleza, geleneksel giyiminden dahi taviz vermeyerek ecdadının emanet etmiş olduğu anlayışa sahip çıkmayı vazife bilmişti.

Ben, ailem ve bizim gibi birçok aile de Aziz amcaya minnettarız. O, halkın kaderini de, kederini de paylaşan biriydi. Bu tür insanların unutulmaması gerektiği kanısındayım. Onların maddi manevi desteği sayesinde kimlik koruma mücadelesi verilmiş, bu günlere ulaşabilmişiz” diyerek anlatımına son vermektedir. (http://maqedoniashqiptare.com/2019/04/humanisti-i-fundit-i-balezajve-ishte-abdylaziz baleza-nga-tetova/)

Evet, benzer anlatımları biz de çocukken etraftan çokça duyardık. Abdülaziz Baleza, hayatı boyunca gösterişten uzak, sıradan bir yaşam biçimini tercih etmiş, öyle yaşamış ve öyle de yaşatmıştı.

60’lı yıllarda mahalle camiinin çatısı ve halılarını yenilediğinde, ev ahalisinin eve de bir halı istemesi üzerine, camii bakımının kendisine bir vecibe olduğunu evinin ise mahalledeki diğer evlerden farklı olmaması gerektiğini ifade ederek nazikçe reddetmiş olduğunu ev hanımları yarı sitemkar bir sesle aktarırlardı. Bu ve bunun gibi onlarca benzer anlatım günümüzde de Kalkandelenliler arasında ağızdan ağıza dolaşmaya devam etmektedir. Biz bu anlatımları sıralamak yerine bu gönüllüğün kökenine inmeyi uygun gördük.

Baleza ailesi hakkında bilinenleri biraraya getirdiğimizde Abdülaziz Baleza’nın şahsında görmüş olduğumuz yardımseverliğin dar bir zaman birimine hasredilmesi gereken bireysel bir gönüllük faaliyeti olarak göstermenin yetersiz bir izah olduğu ortaya çıkmaktadır. Onu, sosyal ve kültürel kökeni bulunan örgütlü bir yapı zincirinin halkası olarak görmek daha doğru olacaktır.

Bilindiği gibi Osmanlı, Rumeliyi fethettikten sonra bölgeyi imar ve ihya etmek için uğraşmıştır. Hem bölgenin müslümanlaşması hem de kültürel kalıcılığın temini için, imar ve ihya faaliyetlerinin çoğunlukla hak ve imtiyaz tanıdığı kişilerin gönüllü çabaları ile gerçekleşmesini sağlamıştır. Toplumun yararına olacak gönüllü faaliyetlere katılan aileler arasında Baleza ailesi de bulunmaktadır. Haklarındaki rivayetler kadar geride kalan eserler de günümüzde bu yardımseverliliğe şahitlik etmeye devam etmektedir.

Misafirhane

Baleza Ailesi, uzun bir göç serüveninden sonra 17. yüzyılda Kalkandelen’e yerşleşmiştir. Çalışma atölyelerini Yukarı Çarşı’nın hemen yanında akan Köpük Nehrinin kıyılarına yerleştirerek kendileri de Harabati Baba Tekke’sini Yukarı Çarşı’ya bağlayan mahallede ikamet etmeyi seçmişlerdi. Zamanla bu mahalle de “Baleza Mahallesi” adıyla anılır olmuştur.

Baleza Ailesinin gönüllü olarak üstlenmiş olduğu bir hizmet türü, Kalkandelen’e bilhassa uzak yoldan ve köylerden gelmiş olup da kalacak yer bulamayanlara yatak ve yiyecek temin etme vazifesidir.

Önemli bir ticaret merkezi olarak Kalkandelen, bütün civar bölgelerin alış veriş için buluştuğu bir pazardı. İhtiyaçlarını temin etmek veya üretmiş olduğu malı satabilmek için civar kasabalardan veya dağ köylerinden Kalkandelen’e gelenlerin ticaretlerini emniyet ve güven içerisinde yapabilmeleri için de birtakım kolaylıkların temin edilmesi gerekliydi. Bu da yine birtakım hak ve imtiyaz sahibi olan önde gelen ailelerin üstlenmiş olduğu bir hizmetti. Osmanlı’da ciddi bir şekilde teşkilatlanmış olan bu hizmet anlayışı, Baleza Ailesinin evlerinin hemen yanı başında yer alan misafirhane – selamlık diye isimlerle anılan binada karşılık bulmuştur.

Yakın bir tarihe kadar varlığını koruyabilmiş olan bina, bize çok uzak bir geçmişin ve duyarlılığın habercisiydi. Oldukça eski olması tedirginlik yaratsa da küçükken binaya sık sık girip büyüklerimizin aktarmış olduğu bilgi eşliğinde içindeki bölümlerini anlamlandırmaya çalışıyorduk.

Meyve veren ağacı da, çiçeği de bol büyük bir bahçenin ortasında mütevazı tek katlı bir bina olan Balezaların evlerinin hemen yanında, yola bakan bahçe tarafı duvarlarla çevrili iki katlı bir bina daha vardı. Oldukça eski olan bu binanın sokaktan ayrı bir girişi vardı. Ev ile olan tek bağlantısı binaya bitişik olan mutfağıydı. Mutfak, erzak deposu olarak kullanılan ve “ivinçin” diye isimlendirilen oda vasıtasıyla Balezaların evi ile bağlanmaktaydı. Diğer odalara nazaran büyükçe olan bu mutfakta belli ki her iki taraf için yemek pişirilmekteydi.

Alışveriş için uzak bölgelerden veya dağ köylerinden gelmiş olup da geceye kalanlara yatak ve yiyecek temin etmek üzere kurulmuş olan bu bina iki katlıydı. Binanın giriş kısmında küçük bir bahçeye açılan ve at barınağı olarak planlanan bölüm ile saman deposu olarak kullanılan bir oda vardı. Ahşap merdivenlerle çıkılan ikinci katında ise iki oda ile tamamlanan kocaman kapalı bir çardak yer almaktaydı. Odalar, yolcuların rahatça dinlenip uyuyabileceği yerlerdi. Ortasındaki çardak denen geniş salon ise daha çok selamlık vazifesini görmekteydi. Ailenin erkekleri burada, misafir yolcuların yanı sıra Kalkandelen eşrafını da ağırlamaktaydı.

Günümüzde binaya dair herhangi bir kalıntı mevcut değil. Hafızalarda kalanları aktarmanın ise geçmişi anlama ve de anlamlandırma noktasında olduğu gibi unutulmaması konusunda da yardımcı olacağının kanısındayız.

Baleza Çeşmesi

İslam dini, yayılmış olduğu bölgelerde suyu önemseyen bir medeniyetin inşa edilmesine vesile olmuştu. Osmanlı da, fethetmiş olduğu bölgelerde halkın su ihtiyacını karşılamak için suyolları ve tesislerinin inşasını önemsemiştir. Devletin bu hassasiyetini gönüllü olarak üstlenen ailelerden biri de Baleza Ailesidir.

1821 yılında patlak veren Mora isyanını bastırmak üzere Kalkandelen’den yola çıkan alaya Feyzullah Baleza’nın iki oğlu da katılmıştır. Her iki oğlunun şehit edilmesi üzerine hüzünlü baba Feyzullah Baleza, teselliyi hayır işlerinde yoğunlaşmada bulmuştur. Toplumun su ihtiyacını gidermenin Allah katında da değerinin büyük olacağı bilinciyle suyolu inşasına koyulmuştur. Şar Dağı’nın doruklarındaki suyu halka ulaştırmak için suyolunun yanı sıra dört tane çeşme de inşa ettirmiştir. Çeşmelerden biri Harabati Baba Tekkesi’nde, diğeri Tekke civarındaki mahallede, üçüncüsü kendi evlerinin önünde ve dördüncüsü de Baleza mahallesinin başında bulunmaktaydı.

Baleza Çeşmesi adıyla günümüze kadar ulaşabilmiş olan çeşme, mahallenin başındaki çeşmedir. Kalkandelen’de yaşayıp da Baleza Çeşmesi’ni bilmeyen yok gibidir. Eskiden yerli ahali, oradan doldurmuş olduğu su ile günlük su ihtiyacını temin etmişlerdir. Bizim çocukluk dönemimizde artık böyle bir ihtiyaç yoktu. Rivayet edilen uzun su bidonları kuyruğunu göremedik ama yoldan geçenlerin susuzluğunu gidermek için durup su içtiğini; iftar sofralarını soğuk kaynak suyu ile süslemek isteyenlerin iftar saatine yakın bir zamanda çeşmenin önünde kuyruk oluşturduğuna çokça şahit olmuşuzdur.

Söz konusu çeşmeler 1821 yılında inşa edilmiştir. Yapı malzemesi olarak kullanılmış olan mermerlerin Suriye’den getirilmiş olduğunu aile büyükleri aktarmaktaydı. Günümüzde Baleza Çeşmesi diye anılan çeşmenin üzerinde bir kitabe de yer almaktadır.

Sâhib’ül hayrât-i ve’l hasenât budur ki bu tekne Baleza Mehmet b. Feyzullah rahmetullahi aleyhima – sene 1236 h.

Çeşmenin mimari yönünün değerlendirilmesi elbetteki uzmanlarına düşmektedir, ama tarihi bir anıt olarak günümüze kadar gelebilmiş olması önemlidir. Biraz solgun biraz harap ama orjinalitesinden de değerinden de hiçbir şey kaybetmemiştir. Eskiye nazaran işlevsel önemi azalmış olsa da hala yoldan geçenlerin susuzluğunu olduğu kadar geçmişe dair özlemini de gidermeye devam etmektedir.

Bütün bunları bir araya getirdiğimizde görüyoruz ki Abdülaziz Baleza’nın şahsında görmüş olduğumuz yardımseverlik, bireysel bir gönüllülüğün yanı sıra tarihi ve kültürel geçmişi bulunan örgütlü bir gönüllülüğün devamı olmaktadır. Bu, ecdadımızın tesis edilmesi için önayak olduğu gönüllülüğün zamanla nasıl geleneksel bir hal alıp nesilden nesile aktarılmış olduğunu gösteren güzel bir örneği teşkil etmektedir. En sıkıntılı dönemlerde dahi yardım etmeye devam etmiş olmasının, yardımseverliğin karşılığının ancak alemlerin Rabbi olan Yüce Allah’tan verilebileceği anlamına gelen itikadî boyutuna vurgu olduğu gibi kültürel kimliği koruma mücadelesi anlamına gelen toplumsal boyutunu da görmek mümkün olmaktadır.

Biz bu güzel temsiliyetinden dolayı ona minnettarız. Yüce Rabbimiz de kendisinden razı olur inşallah.

 

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*