GÖNÜLDEN ÖTE YOL YOK…

Gönül bir umman, dünyalardan daha geniş… Onu okumak, anlamak, her baba yiğidin harcı değil. Her gönle taht kurmak olası değil. Her gönlün tezgâhına ayrı ayrı sevdalar gerek. Gönül kapılarını aralamak, çoğunu hoş etmek gerek. Hal böyle olunca da gece gündüz özveriyle çalışmak gerek. Gönül telleri sevgiyle beslenir, onları güzelce doyurmak gerek.

Ya kıtlıktaysak. Kıvranıyorsak açlıktan. Can çekişme noktasındaysak. Bir yudum sevgi için yalvarıyorsak. Duyan olur mu bizi? Merhamet damarları kabarır mı gönlü çorak olanların? Anlayabilirler mi ıstırabımızı? Koşarlar mı yanı başımıza? Yoksa günlerini gün edip dünya zevkleri içinde boğulmaya devam mı ederler?

Peki, ya umut? O olmasa bitmiştik biz. Dürülmüştü defterimiz. Umuda yapışmak tek çaremiz. Anlatmak, uğraşmak, dilimizi damağımızı kurutana kadar konuşmak…

Gönül katmadan hangi iş ulaşır başarıya? En basit yemek bile yavan olur onsuz. En kolay kelime bile düğümlenir boğaza, çıkmaz olur. Yapmacıktan sergilenen her hareket havada kalır. Gönle işlemek için gönülden çıkması gerek.

Üzerime kalır bazen üç katın merdivenleri. Zoraki kımıldar bileklerim. Parlamaz benim merdivenlerim. Boşuna tükenir enerjim. Vasıfsız işçilik bile yürek ister.

Ya başka alanlar? Önemli olanlar? Önemlinin de üstünde en değerli olanlar?

Bir sağlık çalışanı gönülsüzse eğer, güldürebilir mi hastasının yüzünü? Hasta olan daha da karamsar olur, sıhhatte olan ise hasta.

Devlet işinde çalışıp da vatandaşı hor görenlere, “Bugün git yarın gel” diyerek işlerini savsaklatanlara, her ay cebi doldurulduğu halde veli nimetlerine kem gözle bakanlara hiç değinmiyorum.

Benim kanayan yaram eğitim. Benim derdim çocuklar, benim gayem gençler.

Eğitici olmak, insan yetiştirmek yerle gökleri dolduracak bir değer.

Hayatın hangi alanına atılacak olursa olsun, her insanın hamuru önce bir öğretmenin elinde şekillenmiyor mu?

İlk öğretmenin kim senin? Kim öğretti alfabeyi?

Yüreğini ortaya koyarak yüreklerimize dokunan öğretmenlerimiz bizim sevgililerimiz. Dünyadaki sayılı iyi insanlar listesine geçen benim öğretmenim içime sevgi tohumlarını ekmeseydi eğer, şu anda bu satırları okuyamayacaktınız. Beni kocaman yüreği, latif dili, engin hayat görüşüyle nakış nakış işledi. Zarif bir çiçeğe gösterilmesi gereken en özel ihtimamı sabırla göstererek ihtiyacım olan gıdamı, suyumu dozunda verdi.

Adaletiyle dünyaya nam salan sadece Müslümanların değil, gayri Müslimlerin de kalbinde yer eden halife Hz. Ömer, bir mecliste karşısındaki kalabalık dinleyici kitlesine hitaben şöyle bir soru yöneltir:

“Ey Cemaat-i Müslimîn! Eğer bu dünyada servetlere sahip olsaydınız bu imkânınızı ne şekilde değerlendirirdiniz?

Topluluğun arasından farklı frekanslarda sesler yükselir:

“Cami yaptırır, müminlerin rahatça ibadet etmelerini sağlardım…”

“Şifahaneler kurar, Müslümanların ücretsiz olarak tedavi görmelerini isterdim…”

“İhtiyaç sahiplerini yedirir, giydirirdim. İslam beldelerinde aç insan bırakmazdım…”

Buna benzer hayır işleriyle hayallerini ortaya döken cemaati sabırla dinler Halife. Aradığı cevabı bulamamanın hüznünü yaşar. Yüz hatlarından memnuniyetsizliğinin çizgileri okunur. Dayanamaz sorarlar:

“Peki, bu imkânlara siz sahip olsaydınız ne yapardınız ey Mü’minlerin Emiri?

“İnsan yetiştirirdim…” der, o büyük insan. Bütün güzel hasletlerin ana kaynağı olan kaliteli insanın önemi ona göre hiçbir şeyle kıyaslanamayacak derecededir.

Bir çocuğun hayatında rastlayabileceği en büyük şansı iyi bir öğretmendir. Sayıları yıldan yıla azalan, nesilleri, tükenme tehlikesiyle karşı karşıya olan o altın kalplileri nerede bulalım? Cennet vatanın dört bir yanına tellallar çıkarıp seferberlik mi ilan edelim? Bu işe gönüllü beyaz yüreklileri sahtelerinden nasıl ayırt edelim? Konferanslar, paneller, açık oturumlar mı düzenleyelim? Peygamberlik mesleğini aşk ve şevkle icra edebilecek o nadide insanlara olan ihtiyacımız ekmek kadar, su kadar, hava kadar.

Kutsal mesleği sahiplenenlerin kalpleri ve beyinleri öyle bir yıkanmalı, yüreklerine öyle bir ateş düşürülmeli ki, Çanakkale’de tonlarca ağırlıktaki o gülleyi bir tüy hafifliğiyle yerinden kaldıran Seyyid Onbaşılara benzemeli. İçi insan yetiştirme aşkıyla coşmalı, tutuşmalı, yanmalı. Türkiye’mizi dünyada bir numaralı ülke haline getirecek olan yeni kuşaklar için kalbi durmaksızın çarpmalı. Hayattaki tek gayesi yeni nesiller olmalı. Sürekli yenilemeli kendini, sürekli geliştirmeli. Çok çok çok okumalı. Yeni doğum yapmış bir annenin salgılanan şefkat hormonlarından deliye dönen yüreği gibi atmalı yüreği.

Bir öğrencisi bir gün derse giremese, gözleri onun boş kalan yerinde dolaşan, anlattığı dersten nasibini alamadığı için öğrencisine üzülen, o gece onu rüyasında görecek kadar derdiyle dertlenen öğretmenler tanıyorum ben. Sevgi anlamında kıyaslandığında kendi evlatlarıyla öğrencilerinin arasını sadece ince bir çizginin ayırdığı bir öğretmenin kızıyım. Hala kıskanırım onun öğrencilerini. Onlara beslediği sevgiyi algılamakta zorlanırım.

İlkokul yıllarımda eve geldiğimde mütevazı yer soframızda ailece yemeğe otururduk. Daha babam konuşmaya başlamadan neler söyleyeceğini hissederdim. Öğrencilerinin ne kadar dürüst, ne kadar düzenli, ne kadar çalışkan ve ne kadar iyi çocuklar olduğunu anlatırken ağzından bal damlardı. Onlardan bahsetmek için bahaneler üretirdi. İnsanın fikri neyse zikri de o. Lokmalar boğazımda düğümlenirdi benim. Sessiz sessiz dinlerdim o derin muhabbetin muhatabı olan yaşıtlarımı. Hoşlanmazdım bu abartılı sevgiden.

Bayram günlerinde postacının elindeki deste deste mektuplar hep, o güzel çocuklardan gelen sevgi kokulu bayram tebrikleri olurdu. Onları istemsizce alıp sahibine ulaştırdığımda muazzam bir tebessüm yayılırdı yüzüne, sevinci ayyuka çıkardı. Kıskançlık ateşi ise bir kez daha kavururdu benim içimi.

Babamı kaybedeli kırk beş gün oldu. Öğrencilerinin taziye mesajları hala gelir. Evime gelme zahmetinde bulunarak ona olan saygılarını, yüreklerinde işgal edilen müstesna yeri anlata anlata bitiremezler. Öyle içten, öyle yangılı, öyle duyguludurlar ki, gözyaşlarınızı tutamazsınız. Karşılıklı sevginin kalplerin derinliklerinde nasıl attığına, gönüllere kurulan tahtların yarım asır sonra bile hala aynı makamda nasıl kaldığına hayret edersiniz…

 

 

Vildan SERDAR

Araştırmacı – Yazar

 

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*