BALKANLARDA İLK DRAM YA DA UNUTTUĞUMUZ MORA TÜRKLERİ: EYALETTEN BAĞIMSIZLIĞA YUNANİSTAN

Tarih boyunca cereyan eden önemli olaylar, bazen hayırlı bir başlangıca vesile bazen de bir felaketler zincirinin başlamasına sebep olmuştur. 1361’de Sırpsındığı, 1371’de Çirmen (Ormonio) Zaferleri, ecdadımıza balkanların kapılarını açmış, İstanbul’un fethi ile bir çağ açılıp çağ kapanmıştır. Mohaç zaferi ile orta Avrupa’ya hâkim olunmuş, Belgrad’ın fethi ile hâkimiyetimiz tescillenmiştir. Bu olaylar yaşanırken tabii ki kuvvetli bir eğitim, sağlam bir inanç ve yüksek sadakat de başarıdaki en önemli unsurdur.

Ancak tarihin akışı içerisinde domino etkisi yapan ihanet ve dalaletler de yaşanmıştır. Bazen en küçük bir kıvılcım bile tarihin akışını değiştirebilmektedir. 1914 yılında Saraybosna’da Latin köprüsü üzerinde Avusturya-Macaristan İmparatorluğu veliahtı Ferdinand ve eşi Sofia’nın suikasta kurban gitmesi, İkinci Dünya Savaşı’nın başlamasına sebep olmuştu.

  1. Viyana kuşatmasında Tatar Ağalarının, Jan Sobiyeski komutasındaki 50.000 kişilik orduya müdahale etmeyişi, Avrupa’daki geleceğimizi alt üst etmiştir. Tabii bu ihaneti Avusturyalılar karşılıksız bırakmamış “Avusturya size minnettardır” yazılı bir plaketle bu ağaların heykellerini Viyana’da bir tepeye dikmişlerdir.

Viyana’daki Tatar Ağalarının Heykeli

Yine 1800’lü yıllardaki Vidin isyanları ve Pazvantoğlu’nun direnişi, Kuzeybatı Bulgaristan’da imparatorluğun zayıflamasına, yaklaşık 100 yıl sonra da bağımsız bir Bulgaristan kurulmasına sebep olmuştur.

Ancak 1820 ve 1850 yılları arasında yaşanan iki isyanın, tarihimizdeki yeri sonuçları itibari ile çok önemlidir. 1820’de Tepedelenli Ali Paşa kendi idaresinde bir Rum eyaleti kurulmasına tevessül etti. Bu amaçla Rumlara silah dağıttı. Ali Paşa, iki yıl kadar direnmesine rağmen çıkan silahlı çatışmada öldürüldü ve başı kesilerek İstanbul’a gönderildi. Ali Paşa bu tavırlarıyla Osmanlı’nın Adriyatik sahillerinde ve Mora Yarımadasında kan kaybetmesine sebep oldu.

Osmanlı’da bağımsızlık hayali ile yola çıkan Rum Filiki Eterya örgütünün 1814’te başlattığı macera, 1821’de hayal olmaktan çıktı. 3 Şubat 1830’da yani sadece 16 yıl gibi kısa süre sonra gerçeklerle buluştu. Elbette bu maceranın başarıya ulaşmasında Helen dostu Avrupalıların gayretleri, Rum isyancılarının hayallerinin çok ötesinde bir değer taşıyordu.

Böylece ilk defa Osmanlı Balkanında bir Hristiyan devleti bağımsızlık kazanırken, fethinden itibaren Ege Denizinde mutlak Osmanlı egemenliği de kısıtlanmış oluyordu.

Rum isyanı kısa sürede acımasız bir din ve ırk savaşı haline dönüştü. Avrupa’dan manevi destek gören Rumlar hedeflerinin Mora’da bir tek Türk kalmayana kadar savaşmak olduğunu en başından açıkça ilan ettiler. Olaylara şahit olan Avrupalı yazarların anlattıklarına göre isyan bölgelerinde öyle anlar yaşanmıştı ki, Türkler için bazen ölüm kurtuluş oluyordu.

Osmanlı’nın Mora Müslümanları olarak tanımladığı zümre, isyan bittiğinde tarih sahnesinden tamamen silinmiş durumdaydı. Mora’da patlak veren Yunan ayaklanması, kısa sürede Orta Yunanistan ve Girit’e de sıçradı. Ayaklanmacılar önemli mevziler elde ettiler. Ele geçirilen yerlerde Türklere karşı kitlesel katliamlar yapıldı. Tripolis şehrinde 8.000-15.000, başka kaynaklara göre 30.000, Navarin’de de 3.000 Türk, kadın-çocuk ve erkek katledildi. Yaşama şansı bulan Mora Türkleri ise imparatorluğun çeşitli yerlerinde zor şartlarda hayatlarını devam ettirdiler.

Mora’da Müslüman Katliamı

Mora Yarımadası

O dönemde muhacir organizasyonu yapacak resmî bir kurumun olmayışı, bu ilk Yunanistan göçmenlerinin acılarını daha da derinleştirdi. İsyanın bitiminde Yunanistan’daki Türk emlak ve vakıfları tasfiye edilirken, bölgedeki asırlık Türk medeniyeti izleri de silinmiş oluyordu.

Edirne’ye yaklaşık 1.000 km uzaklıktaki Mora Yarımadasında bugün Osmanlı kökenli hiçbir Müslüman yaşamamaktadır. Sonradan bölgeye gelen bir kısım Afrikalı Müslümanlar ile değişik ülkelerden gelen Müslüman iş adamlarına tesadüf etmek mümkündür.

Fatih’in yadigârı Fethiye Camii de ibadete açılacağı günü özlemle beklemektedir.

İstanbul’un fethinden sonra Rum Patriği, Fatih tarafından üç tuğlu vezir unvanıyla divana alındı. Çünkü imparatorlukta Türklerden sonra en fazla Rum nüfus yaşıyordu. Rum Patriği Bizans zamanında var olan statüsünden daha ileri bir statü kazanmıştı. Patrik adeta başka bir ülkenin olağanüstü bir üyesi gibi padişahın huzuruna kabul edilir, Türkçe bildiği halde hükümdara hürmeten, Türkçe nutuk söylemez, kendi dilini söylerdi.

Fener Rum Patrikhanesi yanında ayrıca Fener Rum Beyleri tabiri vardır. Bu son tabir de Bizans’ın aristokrat artıklarını ifade eder. Lüks ve gösterişli mekânlarda yaşayan bu aristokrat artıkları, Avrupa ile çok erkenden irtibata geçmişler, çocuklarını burada eğitmişlerdir.

İlerleyen zaman içinde imparatorluğun zayıflamasından yararlanan Patrik ve Fener Beyleri 1814’te Odesa da üç Yunanlı tüccar tarafından kurulan “Etniki Eterya” cemiyeti üyesi idiler.

1821 Yunan isyanında, Osmanlı tahtında oturan Sultan II. Mahmut, Sadrazam Benderli Ali Paşa’yı isyanı bastırmakla görevlendirir. Tahkikat genişletilir, isyana karışanlar yakalanıp yargılanır. Ele geçen belgeler arasında Fener Rum Patriği V. Gregorius’in Rus Çarı II. Alexsandır’a yazdığı ihanet mektubu da vardır.

Sadrazam’ın emri ile bir gece yarısı Patrikhane basılır. Belgelere el konulur. Patrikhanenin o tarihte bir “Gerilla Merkezi” olarak çalıştığı ortaya çıkar.

Patrik başta olmak üzere sorumlu bulunanlar yargılanır ve suçları sabit görünenler çeşitli cezalara çarptırılır. Bu arada patrik V. Gregorius idam cezası almıştır. Patrikhanenin orta kapısı önünde idam edilir.

Patrik V. Gregorius’un Orta Kapıda İdamına Dair Tablo

Orta kapı o gün bugün kapalıdır. Ve işte bu yüzden kin kapısı denmektedir.

Patrik V. Gregorius’e sehpadaki son sözü sorulduğunda verdiği cevap şudur:

“Vazifemi yaptım!”.

 

 

Kadir İRİŞ

Araştırmacı – Yazar

 

 

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*